DENEME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEME etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2011 Cuma

Soğuk Oda...

Düşüncelerim, yağmurda kimselerin yürümediği

dar sokak gibi ıssız ve karanlıktı.

Siyah düşlerimi kimse aydınlığa yormuyor.

Burada olsaydın anlatacak çok şeyim vardı.

24 Ekim 2010 Pazar

SİZ HİÇ SECDE DE ÖLMEK İSTEDİNİZ Mİ?




SİZ HİÇ SECDE DE ÖLMEK İSTEDİNİZ Mİ?

Ölümün sizi nerede bulmasını isterdiniz ? Hangi ortamda, hangi mekânda? Ya da hangi belde de vermek isterdiniz son nefesinizi ? Size sorulan bu soruya cevap olarak hemen, – ya durup dururken ölüm de nereden çıktı şimdi, ben henüz ölmek istemiyorum ki mi dediniz yoksa? Yoksa öldükten sonra ne fark eder ki, nerede ölürsen öl diye mi geçirdiniz içinizden ? Ya da daha önce hiç aklınıza gelmemiş miydi bu soru ? Ama bir anlık gelseydi ve bir anlık cevap vermek zorunda kalsaydınız ne derdiniz diye bir düşünün ? Ölüm anınızı, o anki ahvalinizi ve mekanınızı düşleyin hemen şimdi;

14 Ekim 2010 Perşembe

Çaya Kaç Şeker Alırsın?


Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla.
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Siyah Lale Ve Tefekkür...

Siyah Lale Ve Tefekkür

"…Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşir Suresi 59-9)

Siyah Lale, “Gamdan güler zevali melalime ağlarım “der sanki lisan-i haliyle… Türdeşi olan beyaz laleler haz ve zevk yolcusuyken o çileye taliptir zira… O, hak nebiye kulak hatta yürek veren… ”Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” diyen o hak nebi’ye… Gözyaşı ile beslenir siyah lale… Ruhu tertemizdir zira çile banyosunda yıkanır her daim… Şiirseldir ve açıktır ilhama bundan dolayı… O acıyı şerbet tadında yudumlar, yudumlarken türdeşleri hayatı şehvet tadında… “Ekserunnas” değil “ulul elbab” olma makamıdır onun ki… Ali bin Ebi Talib’in sözündeki gibi “İnsanlar arasında insanlardan bir insan olmak” ama dik durmak ve prensip sahibi olmak… Alexendra Dumas’ın “Siyah Lale “ romanında vurgu yaptığı gibi ilkeli olabilmek… O basit bir Stoaci değildir asla… Izdırab onun mesleği değil davasıdır zira…

Yüreğine sekine inmiştir çoktan… O halinden memnundur zira…

Tarihin karanlık sayfalarında açar siyah lale… Her Hak yolcusu bir siyah lale âdeta… Sümeyye siyah bir lale mesela… Rabbim Allah ve Resulum Muhammed dediği için yatırılır çölün ortasına… Sövmesi istenir Allah’ın Resuluna… O ise şehadetini tekrar eder tükürür gibi Ebu Cehil’in suratına…O çileye taliptir zira… Böylece yarılır vücudu ailesinin gözleri önünde ve vücudu olur parça parça… Ak yürekli siyah lale kan verir böylece yeryüzünün damarlarına… O çileyi yudumlar şerbet tadında…

~~~~~~~~
Mus’ab bin Umeyr siyah bir lale çölün bağrında açan… Rahatı ve konforu yüreğinin eliyle itenlerden ve Allah Resulünun yolundan gidenlerden… Mekke’nin en güzel delikanlısı… Güzelliği dillere destan… Ama o maddesinin enkazı altında değil… O, Hakka dilbeste… Mekkeli kızların kendisine aşk mektubu gönderdiği ama O en büyük aşk'ın peşinde… Allah Resulü Uhud’ta iken İslam’ın bayraktarlığını yapan… İlay-i kelimetullah için vücudu parça parça doğranan… Parçalanmayan bir imanı var zira… Onun aşk'ına Allah’ın elçisi şahit… Sireti sureti kadar güzel siyah bir lale zira çileyi aşk makamında yudumlayan bir başka güzel o….
~~~~~~~~

Siyah lale gündüzü yaşarken geceyi hatırlatan ve rahatı zahmette, sefayı çilede bulanların çiçeği… Rahmete mazhar olmanın sırrının zahmetten geçtiğini fark edenlerin… Çile ve ızdırabı yudumlayan bir Hak yolcusunun ruh portresini hatırlatır siyah lale… Saçım kadar başım olsa her gün birini koparsalar yinede davamdan vazgeçmem diyenlerin ve zindanda zahmeti değil rahmeti keşfedenlerin… Cibril soruyordu Allah Resuluna “Ey Resul! Kul bir peygamber mi yoksa kral bir peygamber mi olmayı yeğlersin? “Allah Resulu kul peygamber olmayı diyordu… Siyah lale peygamber mahfiyeti…. Siyah lale tevazu…

Fatima ahlakını hatırlatır siyah lale… Elleri nasır tutan bir hizmetçisi dahi olmayan masum Fatimayı… Zahmetin altındaki ince rahmeti keşfeden bir yüce isim Fatima… Rabiatül Adeviye yine bir numune-i imtisal ilk nesillerden ahlakı ve erdemiyle temayüz eden … Haz yerine çile dolu zühd ve takva eksenli bir hayatı seçen…. Zeynep el Gazali bunun çağdas bir örneği… Bunun nice örnekleri var tükenmedi tükenmeyecek asla…

Siyah lale bir isar tablosu…Tefani sırrı var onda… Başkaları için yaşamanın ve fedakarlığın ve dolayısıyla çileyi yudumlamanın tadı var… Siyah lale yüreğime kayıtlı bir divan ve siyah lale yüreğimin dudaklarındaki dua'm… Siyah lale vakar ve siyah lale diğergam bir yüreğin sembolik anlatımı… Siyah lale yürek bahçemizin nadide çiçeği… Onu ot görenlere ne YAZIK!

Bilgin ERDOĞAN

21 Haziran 2010 Pazartesi

Ey Yâr..



Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil.
Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.

Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler;
sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi.
Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki?
Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi?
Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr?
Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların?
Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?

Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın.
Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın.
(Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.)
Sana değdiği yerde dirilir sessizlik.
Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat'sın;
söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar.
Sen Aslı'ya Kerem'sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir.
Sen Kerem'in Aslı'sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar;
"Ol!"sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.

Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar.
Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur.
Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin.
Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; "tik-tak", sadece "tik-tak", eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın;
elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim.
Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni.
Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın.
Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında?
Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah?
Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin.
Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin.
Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi?
Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan?
Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi.
Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan.
Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara.
Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan.
Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır.
Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır.
Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası.
Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz.
İki nefes ortasında dikilir taşımız.
Taştan taşa koşar bakışımız.
Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.

Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok.
Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan.
Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.

Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk...
Taşıdığım sensin ey yar.
Söze sığdıramadığım. Ve hiç susturamadığım.
Ne oldu kalbime? Katılaştı, katılaştı.
Taştan da katılaştı.
Ağlarsa, taşlar ağlar.
Ben ağlayamadım; sen ağla...
Taş değil misin ey yar?

Senai DEMİRCİ

31 Mart 2010 Çarşamba

Üşüyorum...



Üsüyorum...

Yüregim üsüyor...

Uzun bir mektup yazmak gecti icimden bu aksam, satirlara mürekkep gibi akmak istedim, gözyaslarimla sulamak istedim kelimelere dönüsen duygularimi, en güzel renkte acsin diye beyaz sayfada yüregim... Oynatmak istedim kalemi parmaklarimin arasinda, satir satir kalbimi dökmek istedim, eritip yüregimi.. Masanin köşesinde duran kirmizi mumun üzerine, hic sönmezcesine yazmak istedim sabaha kadar... Eridikce yanmak, yandikca erimek istedim, yazdikca satirlarda kaybolmak istedim...



Uzun bir mektup yazmak gecti icimden bu aksam... yüregimden bahsetmek istedim, kime neden kirildigimdan, kimin beni neden yanlis anladigindan, neden her aksam ağladiğimdan, neden sustugumdan... Yüregimdeki yaradan bahsetmek istedim... Kime yazacagim sorusu aksamin geceye dam tuttugu anda vazgecirdi beni bu fikirden... kime yazacaktim ki....



Adres bölümüne kimin adini yazacaktim, kac kurusluk pul yapistiracaktim, hangi zarfa yüregimi sigdiracaktim...



Saat gece yarisi, kapina geldim...

Yüregim üsüyor, yangin yeri yüregim...

Ac ne olursun bekletme beni...

Anlatamadim kendimi... bana verdigin konusma nimetini sükrüyle eda edemedim...

Bagisla beni...

Anlasilmayi bekledim... Heyhat... Sen dururken neden baska kapilar caldim...

Sana ne uzun bir mektup yazmam nede yanlis anlasilmaktan korkmak gerekir...

Kalbimle benim aramda olan sen degil misin, şah damarimdan daha yakin olan sen...

Yüregim sana ayan, her kalbimin carpmasi sana halim beyan...

Beni sen anliyorsun ya...

Neyleyim dili ,neyleyim kelimeleri...

Beni yalniz birakma ne olur kapina geldim bekletme beni..

yalnizlikdan cok ürküyorum, kime bel bagladiysam karanliga itti beni...

bagisla beni, artik senden baska kimseye dayamam sirtimi, asami attim Rabbim...

Hakikata daldir beni...

7 Mart 2010 Pazar

Gözyaşım Olur Musun..?



GÖZYAŞIM OLUR MUSUN…


Bir garip oldum bugünlerde. Hani ayağın boşluğa düşer gibi olur ya,. Hani bağırmak istersinde soluğun çıkmaz ya.. Ama sözünde gereklidir davaya, işte burada
dilimin tercümanı, soluğuma ses olur musun?

Yazın en uzun günün de, sıcağında kendine geldigi bir vakitte, bir yiğitlik yapsam oruçlara boyansam, iftarım olur musun?

Hani diyorum ki gönlüme.. Deli gönül senide kim seve?
Bu yanlışa kim düşe? Sana da kimler aça gönül denen hanesini, bir umut işte benimkisi.. Tüm utangaçlığınla, gizlisinden ama
Sevdalım olur musun?

Yine huzuruna çıksam yaradanımın, gereğini yapamamanın ezikliği ve utangaçlığımla
Bir sabah namazı vaktini seçsem tövbeye.. Sende benimle olur, alnımı koyduğum
Seccadem olur musun?

Ben bir yanım agrıdımı ona yönelirim hep.. Onsuz kelimelerimden utanmışlığım vardır..
Geceyi ve iki damla gözyaşımı da şahit katarım yanıma..
Ve yakarırım en içtenliğimle, dualarımı sunarım âcizane. Şimdi senide kattım içine
Dualarıma âminim olur musun?

Bir şiir olsam, umuda ve hasrete dair.. İçine de seni gizlesem,
Özlemle yazılmış cümlelerle donatsam, ünlemi de vuslat olsa
Okuyanım olur musun?

Gecenin karanlıgın da yolunu yitirenler, yıldızlara dalarmış.. Yönünü tayin edermiş göğün işaretlerinden. Şimdi ben ki bir meçhule düşmüşüm, yelken alabora. İşte burada bir ışık
Yolumun aydınlatıcı işareti
Yıldızım olur musun?

Keşkeli cümlelerin yoğunlaştığı, geri dönülmezlerin ağır bastığı hayatımda
Bir umut işte gelsem, içine baksam taa gözlerinin, ağlasam sonra
Gözyaşım olur musun.....?

Mehmet DEVECİ

23 Şubat 2010 Salı

AŞK..



AŞK

Mevlânâ Hazretleri, “Eğer aşkın şerhini yapmaya kalksam, yüz kıyamet kopar da yine de söz tamamlanmaz” sözüyle aşkı “tarif eder”. Aşkı en iyi aşkın kendisi anlatacaktır: “Aşkı kimseye sorma, aşkın kendisine sor!
Hiç kimsenin ismi, Mevlânâ kadar aşkla özdeşleşmemiştir. Mevlânâ aşkı, ama gerçek İlâhî aşkı, bütün boyutları ve derinliğiyle yaşayan ve yaşatan bir ârifti.

Aşk gerçi önceleri nefsânî, mecâzî, yani kişinin kendisi gibi bir faniye duyduğu bir aşk olsa bile, insanı olgunlaştıran, yakıp pişiren bir tarafı olduğu için, gerçek aşka bir köprü olur. Bunun için Hz. Pir, “Âşıklık ister nefsânî olsun, ister rûhânî olsun, sonunda bizi ötelere götürecek bir rehberdir.” (Mesnevi, I, 111) buyurur.

Ama mecazî aşk mertebesinde oyalanıp kalmamak, Leyla’dan Mevlâ’ya geçmek gerek: “Ölüye karşı beslenen aşk ebedî olamaz. Sen canına canlar katan, hiç ölmeyecek olan diriye âşık ol!” (Mesnevi, V, 3272)

Ama insan mahlukata başka bir gözle bakmayı becerebilirse, aslında her varlıktaki güzelliğin Gerçek Varlık’tan geldiğini, kişi ister farkında olsun ister olmasın, herhangi bir varlığa duyduğu aşkın da aslında onda yansıyan İlâhî güzellik tecellisi sebebiyle olduğunu idrak eder: “Sevdiğin her varlıktaki güzellik Allah’tan geliyor. Sen, her neye âşık olursan, o şey ilâhî sıfatlardan biri ile yaldızlanmış, nurlanmış.” (Mesnevi, III, 554)
İlâhî aşk, tıpkı her türlü pisliği yakıp yok eden bir ateş gibi, insanın olumsuz bütün özelliklerini yok eden manevî bir ateştir: “İlâhî aşk sebebiyle nefsaniyet ve benlik elbisesi yırtılan kimse, hırstan ve bütün kötülüklerden temizlenir.” (Mesnevi, I, 22)

“Aşk nurlanmaktır”
Aşk, nurlanmak, nur kesilmektir: “Âşık olmak demek, nûr gelen tarafa pencere açmaktır. Çünkü gönül, gerçek dostun yüzü ile nûrlanır.” (Mesnevi, VI, 3096)

Mevlânâ’nın bağlı olduğu dünya görüşüne göre, bütün kâinatın varlığa gelişi de hep aşk iledir. Çok atıf yapılan bir kudsî hadiste, Cenâb-ı Hakk’ın: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim de mahlukatı onun için yarattım” buyurduğu rivayet edilmektedir. Yani bütün bu varlıkların meydana gelmesi, Hak Teâlâ’nın gizli olan varlığının zuhur etmeye olan iştiyakı, Hakk’ın tanınmaya olan aşkı sebebiyledir.

Bütün varlıklar, duydukları aşk sebebiyle hareket eder. “Her cüz’ün başka bir cüz’e meyli vardır. Her ikisinin birleşmesinden bir şey doğar.” (Mesnevi, III, 4416)

Aşka yakalanan derman istemez
Aşk aman vermez, bir kere aşka yakalanan bir daha onun pençesinden kurtulamaz: “Ey aman bilmez aşk; senin elinden el-aman, el-aman!” (Mesnevi, VI, 3764)

Gerçek aşk öyle bir ‘dert’tir ki, ona yakalanan bir daha asla derman bulmak istemez: “Bütün hastalar iyileşmeyi ümit eder, o ümitle yaşarlar. Aşk hastası ise: ‘Benim hastalığımı artırın!’ diye feryad eder.
Aşk, anlatmakla tükenir şey değildir: “Eğer aşkın şerhini yapmaya kalksam, yüz kıyamet kopar da yine de söz tamamlanmaz.” (Mesnevi, V, 2189)

Aşkı yine en iyi aşkın kendisi anlatacaktır: “Aşkı kimseye sorma, aşkın kendisine sor!” (Divan-ı Kebir)

“Aşk söze sığmaz, istemekle anlaşılamaz, aşk bir denizdir ki dibi görünmez. Denizin katreleri, damlaları sayılamaz. Yedi deniz de, aşk denizinin önünde küçücük bir göl gibi kalır.

Aşk, denizi bir tencere gibi kaynatır; aşk, dağı ezer, kum gibi ufaltır. Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar; aşk, sebepsiz olarak yeryüzünü titretir.

Pak, temiz aşk Hz. Muhammed’e eş oldu, dost oldu. Allah, bu aşk yüzünden Peygamber Efendimiz’e ‘Sen olmasaydın, bu gökleri, bu kainatı yaratmazdım!’ diye buyurdu.” (Mesnevi, V, 2733-2737)

“Şehveti aşk zannediyorsun”
Günümüzde hiçbir kavram ‘aşk’ kadar kirletilmemiştir. Hz. Mevlânâ’nın sözlerinde, her türlü edepsizliğin, şehvet tatmininin aşk diye nitelendiği bugüne de göndermeler vardır: “İnsaf et; aşk güzel bir iştir. Onun bozulması, safiyetini yitirmesi tabiatın kötü niyetli oluşundan. Sen şehvetini aşk diye adlandırmışsın; halbuki şehvetten kurtulup aşka ulaşabilmek için uzun yollardan geçmek gerek.” (Divan-ı Kebir)

“Eğer aşk nefsin şehvetinden ibaret olsa idi, merkeb ve ö..z âşıklar defterinin başında olurdu.” (Divan-ı Kebir)
Geliniz, aşk nedir bilmek için Mevlânâ’nın önünde diz çökelim, gerçek aşkı o ulu âriften öğrenelim.

Kaynak: Moral Dergisi

19 Şubat 2010 Cuma

Ahh Yusuf (a.s)




Yusuf’u kaybettim, Kenan ilinde…


Hüznün çocuklarıyız biz. Yüreğimiz kabuk bağlamış yaralarla. Bir dokunulup, bin ah işittiren yürekler. Acı katığımız.Umut örselenmiş yüreğimizde sadık bir yoldaş…

Güneş en erken bize doğar, ilk ışıklarını bizimle paylaşır,geceden yalnız bırakmamışız dostumuzu.Yüreklerimizi ısıtır,sonra da bizi geceye bırakır…Yıldızlara…Uzaklara…Derinlere… Karla kaplı yüreğimiz üşür, yalnızlıktan…


Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz!


Bir tebessüm etmişsek Güneş’e, bin defa da sessizliğinde ,sensizliğinde ve gecenin eşliğinde ağlamışız.Kuyuya bırakılan Yusuf’uz…

Dudaklarımızın kenarında mütevazi bir tebessüm saklıdır.Gözyaşıyla beslenen… Kim bilir belki umut oradan yeşeriyordur yüreklere... Sakın dokunmayın yüreğimize.Vardır her zaman hüzün gözbebeklerimizde, bir dokunulsa akıp dudaklara doğru kayacak olan bir yudum gözyaşı seli…



Kuyuya terk edilen ey Yusuf! İhanetin hançeri sürekli aynı ellerde midir? Her zaman kardeşler mi bırakır kuyuya? Ya anneler? Ya babalar? Onlarda bırakırlar mı evlatlarını kuyuya? Bir ömür kuyuda geçer mi Yusuf? Sahi kervancılar ne zaman geçecek buradan?



Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz…



Yusuf! Ey Mısırın Sultanı!

Peki ya ben kimim? Neden kuyu? Benim Mısır’ım neresi? Kader garip bir bilmece midir ey Yusuf? Ne zaman çözülür bu bilmece?

Gecede neler gizlemiş sahip? Neden uykusuz geceler? Neden tatsız hayat? Neden içtiğim suyun tadı yok? Yoksa…

Yoksa bu kuyunun suyu mu?


Yusuf! Bir ömrün vebali nedir? Ödeyebilir mi bir insan bunu? Kuyudan ne zaman çıkılır Yusuf? Ellerimi uzattıkça engelim çarpıyor Yusuf? Bir küçük kuş gibi dışarı çıkmak için çırpındığımda , kafese çarptığımda , elimde sadece yorgunluk kalıyor! Yüreğim acıyor! Başım yorgunluktan dönüyor! Yorgunluğum bedenden değil ha!
Zihin o kadar yoğun ki Yusuf?


Bu ne yaredir ki derman bulunmaz!


Sahi sen kuyuda iken neler yaptın? Kimlerle arkadaş oldun? Kimi sırdaş tuttun masum yüreğine? Nemli duvarları mı? Nasıl tutundun o kuyuda? Kolların seni taşımaktan yorulmadı mı çıkmak için her elini uzattığında? Umut var mıydı minnacık yüreğinde? Sahi onu nasıl sakladın kirli yüreklerden?


Yunus öldü deyu sela verirler…


Yoruldum ben Yusuf? Yaşamak var ile yok olmak arasında bir çizgi ? Çokta önemli değil nefes alıp vermek!!! Bu bilmecenin sonu nedir Yusuf?

Üşüyorum…
Ürperiyorum…
Ya sar bedenimi bedenine…
Ya da bırak düşeyim…


Adaşım! Tut artık göğüs kafesimden…
Yoruldum, düşeceğim..

Sahi düşsem de kurtulacağım, bıraksan da!


Ya tut! Ya da bırak!
Araf ta bırakma…!


Ölen beden imiş aşıklar ölmez!

15 Şubat 2010 Pazartesi

Evlenince Bir Çift Ayakkabı Mı Olacağız..?



""Evlenince Bir Çift Ayakkabı mı Olacağız?""

Bu bir gelenekti,

gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi..
genç kız kalbini kadere dayar beklerdi..

Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi. Bir kaç kandamlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.

İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa? Gittikçe sıkıntı bastı. Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu.

Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı. Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki. Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.

Bir an ayakkabılara ilişti gözü. Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış, birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı… “karı-koca gibi” dedi içinden. Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri… Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir.

Arkadan vuranı da çoktur, destek olanı da… “ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken… Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.

Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi. Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu. Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü…


Demek ki bir ucu Hz. İsa’dandı...

Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden. İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi. Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı. Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi.

Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha. “o yolu kullanmış” dedi. Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde. Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine..

Demek ki bir ucu Hz. Âdem’dendi.


Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin. İri ve damar damardı elleri. Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden. Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu. “Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi…

Demek ki bir ucu Hz. İbrahim’dendi.

Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu. Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu. Sesi ahenkliydi. “Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara. Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…” O çok nazikti. Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi..

Demek ki bir ucu Hz. Süleyman’dandı.

Ne güzeldi dilinde En Sevgili..
Efendimizden bahsediyordu. Kendiyle birlikte Efendimizin aşkını da getirmişti. Yastık örtüleri daha da beyazlamış, çiçekli danteller gülümsemişti. Cama meyleden sardunya, bir yaprağını bu tarafa çevirmişti. Sehpadan düşen tespih sanki vecde gelmişti. Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmış, eşyaların özünde kandiller yanmıştı..
Sevindi onun Efendisini sevdiğine..

Demek ki bir ucu Hz. Muhammed Mustafa’dandı. (sav)

Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti. “Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce. Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”

Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense. “çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi. Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve o aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandığını.

Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.

Bir an ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu. Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını-burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu. Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı… Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı… Bir koku vardı içinde… Kardelenler kokar mıydı?

Güzellik;

Hafif, esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı,
Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin…
Ay gibi haledendi…
Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı.
İşte o an anladı gencin demek ki bu hali de Hz. Yusuf’tandı…
Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmıştı
..

9 Şubat 2010 Salı

Aşk'la Ve Aşk'a...

Aşk’la ve Aşk’a

"Destûra hacet gerektirmez aşk. Bir volkanın selinde, yangın yerinde, oduna bel bağlamaz adı aşk. Se...mânın hazinesinde sevdadan zümrütler beklemez aşk. Yoksunluktur ve yoksunlukta rahmettir adı aşk. Rahmetin bozkırlarında bir karıncanın yuvasındadır saklı aşk. Saklı kalmış düşlere hamd etmektir sureti aşk. Suretin hülyasında, hülyaların duasında, duanın gıyâbında mâşuka secde etmektir adı aşk. Aşk bir bulut, aşk bir gölge, rahmetin gözlerine perdedir aşk. Suretiyle yakan, hicranıyla yandıran ve vuslatıyla eriten bir ummandır suda aşk.

Âlemi yok etmektir aşk, yoklukta varlığı bulmaktır asıl aşk. Vahdetin içinde kesreti ararken, kesrette kendini görmektir adı aşk. Mâşuka kahır değil, hüsrâna sabretmektir hüsnü aşk. Zamanın çemberinde, dünyanın zemininde ve evrenin gözlerinde sırlıdır gerçek aşk. Aşk hüsrandır, hicrandır aşk. Yağmurdur rahmet kapılarından dökülen ve bir mahzenin en kuytu yerinde sırlanan şaraptır adı aşk. Bir kanunun telinde ve ney’in hüzünlü nağmesinde bir nefestir aşk. Aşk bir hazan, aşk bir hüzün, bir hazin kelimedir satırda aşk. Aşk sendedir ve aşk sendendir efendim. Bir gülüşünün âyinesidir aşk. Beşerin aklında değil, âşığın gönlünde yeşeren bir ilâhi filizdir aşk.

“Cihânı hiçe saymakdur adı aşk
Döküp varlığı gitmekdür adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendi yutmakdur adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başunu âna dutmakdur adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Âna kendüyi atmakdur adı aşk.”

Aşk’ıyla yanıp kül, aşk’ıyla yanıp kul olduğum efendim. Senin isminde saklıdır aşk. "

( Bıcırık umarım beğenirsin.. :)) Buyursunlar efendimmmm... )



3 Şubat 2010 Çarşamba

Ey Kırgınlığıma Şahit Gece...


Ey Kırgınlığıma Şahit Gece...
Susmuş gemilerin çekildiği sakin limanlardan biriyim,
vakit gece….
İçimde fırtınalar kopar, suretimde sükûnet var.
Ey üzerime çöreklenen yalnızlık,
Konuş benimle ey kırgınlığıma şahit gece,
dua dua dokuyayım seni -beklerken şafağı-.
Ey rahmetinin kuytusuna saklandığım yar,
teselli ver,
şefkatinle dokun yüreğime,mevsim-i sükût olsun hayatım
Ama susmak yakışsın bana, vesile olsun duaya.
Beklemek yakmasın içimi bu kadar.
Susmuş gemilerin çekildiği sakin limanlardan biriyim,vakit şafak…
Az sonra yakamozlar raks edecek gönül denizimde,
Az sonra gün ağaracak,az sonra telaşım başlayacak,herkes uyanacak uykusundan,
herkes ölüm yalnızlığına bürünecek yeniden,
kimse fark etmeyecek ölümü,kimse bilmeyecek yavaşça öldüğünü
ve kimse ağlamayacak ölenlerin ardından,
sessizce,
duayla….

29 Ocak 2010 Cuma

Özgürlük İçin Dört İşlem




Kendini kendinle topla
Herkes biliyor ki:

Herkes için her şey olamazsın
Her şeyi bir anda yapamazsın.
Her şeyi mükemmel yapamazsın.
Her şeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen de herkes gibi bir insansın.

Öyleyse:
En azından, birisi için önemli bir şey ol.
Bir anda sadece bir şey yap.
Bir şeyleri hep eksik bırakacağını hatırla.
Bir şeyi herkesten iyi yapmaya bak.
Böylece hiç kimsenin senin gibi olamadığını gör.
Herkesin herkes gibi olmaya çalıştığı yerde,
sen sen ol, böylece herkesten daha iyi ol.

Kendini kendinden çıkar

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yaşın kaç ise, bir o kadar rakamı yaşından çıkar ki geriye sıfır kalsın.
Hayata başladığın güne git.
Doğduğun gün ağzından çıkan ilk çığlığı hatırla. Şu anda yaşadığın şehirde bir günde yüzlerce, binlerce bebek doğuyor.
Hepsi de bir çığlıkla karışıyorlar hayata.
Kendine bir sor; onların doğması ne kadar umurunda?
Ne kadar önemsiyorsun uğramadığın bir yerde, tanımadığın bir kadının tanımadığın/tanımayacağın bir bebeği doğurmasını?
Doğduğu gün işte sen de böylesine umursanmaz biriydin.

Şükür ki yanı başında annen baban vardı da, dünyaya ilk acemi bakışlarına şefkatli bakışlarıyla karşılık verdiler.
Elinden tuttular, ninni söylediler, büyüttüler, beslediler seni.
Seni önemli kılan onların sevgisiydi.
O sıralar seni ne Nike tanıyordu, ne Coca-Cola önemsiyordu, ne de LCW düşünüyordu.
Seni önemeyenler, üstünde hiçbir şey olmadığı halde önemsiyordu seni.
Seni sadece sen olduğun için seviyorlardı.

İstersen doğduğun günden biraz daha geriye gidelim. Birkaç ay daha geriye..
O zamanlar annenin karnında karanlıklar içindeydin.
Sadece onun fark ettiği, onun hissettiği biriydin. Oracıkta kala kalsaydın ya da hiç çıkamasaydın, kimse önemsemeyecekti seni.
Bildiğin bütün markalar seni hesaba katmadan satmaya devam edecekti, sevdiğin bütün reklamlar seni düşünmeden oynayıp duracaktı.

Bir de şöyle düşün: Sen içerideyken henüz gözlerin tamamlanmamıştı; gözlerinin olmadığını gören, gözlerinin olması gerektiğini düşünen, gözlerini olması gerektiği gibi olması gereken yere koyan ne annendi, ne babandı, ne de kendindin.
Sana sorulmuş olsaydı, henüz ışığı bile tanımadığın için gözlerine ihtiyacın olmadığını söylerdin.
Sana sorulmuş olsaydı, henüz yolları, bahçeleri, kaldırımları, vitrinleri görmediğin için ayaklarıma gerek yok derdin.
Belki ellerini bile istemeyecektin.
Belki yüzünü bile gereksiz görecektin.

Şimdi bir düşün seni önemli kılan, gözlerinin önüne taktığın gözlük mü, ayaklarına geçirdiğin ayakkabı mı, ellerine taktığın eldiven mi, boynuna doladığın atkı mı?

Birkaç ay daha geriye gidelim.
Henüz iki hücreden ibaretsin.
Annen bile farkında değil varlığının.
İki hücre hâlâ daha nasıl olduğunu anlayamadığımız bir hızla, olağanüstü bir düzenle çoğalıp ayrışmasaydı da, anne rahminden düşüverseydin kimse fark etmeyecekti seni, kimsenin fark ettiği biri olmayacaktın.
Hatta, bir adın bile olmayacaktı.

Hiç doğmasaydın, şu an aramızdan eksik olacaktın. Ama eksikliğini bile fark etmeyecektik. .........şimdi burada olsaydı! bile diyemeyecekti annen baban ve sınıf arkadaşların.
Çünkü olmayacaktın ve olmadığın için de olmadığın fark edilmeyecekti.
Örneğin ......... seni ne kadar özledim! diyen bir arkadaşın olmayacaktı.
Çünkü hepten eksik olduğun için arkadaşın eksikliğini çekmeyecekti.

Senin anlayacağın hiç var olmamak ölmekten beterdir.
Öldüğünde hiç olmazsa, ardın sıra ağlayanların olur, eksikliğini çekenler olur, özleyenlerin olur. Ama hiç yaşamadığında, hesaba katılmazsın, sözün bile edilmez.

İşte şimdi hesabını yeniden yap; kendini kendinden çıkar.
Geriye sıfır kaldığında, yani sen adı bile olmayan bir hücre topluluğu olduğunda seni önemseyen kim olabilir?
Tanıdıkların içinde öyle biri var mı?
Sevdiklerin arasında seni hiç yokken seven biri var mı?
Örneğin, yüzün ortada bile değilken yüzünü özleyen biri var mı?

Nasıl olabilir ki?
Seni en çok sevenler bile seni sen varolduğun için sevdi. Şimdi sen, seni sen yokken bile seven birini düşünmek istemez misin?
Seni sen var olduğun içen sevenleri hatırladığın kadar, seni sevdiği için var edeni hatırlamak istemez misin?

Kendini kendinle çarp

Bu sabah aynaya bir bak. Bakalım kimi göreceksin.
Elbette yeryüzündeki bütün insanlara benzeyen bir insan yüzü. Kaşları, gözleri, yüzü, burnu, kulakları, saçları ile sen de herkes gibi bir insansın.
Ama aynada herhangi bir insanı görüyor değilsin. Kendini görüyorsun.
Tümüyle sana özel, sadece senin için yaratılmış bir yüz görüyorsun.
Yani senin yüzün gibi başka bir yüz yok.
Onun için yüzüne bakanlar seni, sadece seni görüyorlar.
Seni tanıyanlar yüzünden tanır, sevenler yüzünü sever. Herkese benzeyen birini değil.
Bütün zamanlarda, senin yüzün gibi bir yüz olmadı, senin yüzün gibi bir yüz olmayacak.

Şimdi tekrar düşün.
Sen, en azından yüzüne bakarak anlayabileceğin gibi, seni yaratan için bir tanesin, biriciksin, çok özelsin.
Aynaya bakıp yüzünü gördüğünde, hep bunu hatırla.

Sen hayran olduğun birilerine benzediğin için önemli değilsin. :)

Sen şarkılarını severek dinlediğin şarkıcı gibi konuştuğun için özel değilsin.:)

Sen giydiğin ayakkabı sayesinde, tuttuğun takımın başarıları yüzünden, tişörtünün üzerinde yazan marka için biricik değilsin.:)

Sen, sadece Sen olduğun için önemlisin.
Seni biricik, bi tanecik ve özel olarak yaratan, yaşatan bir Yaratıcı seni önemsediği için önemlisin. :)

Kendini kendine böl

Etrafına bir bak.
Ne kadar çok insan ne kadar çok şey peşinde koşuyor.
Çok para, çok mal, çok yer, çok iş, çok yemek, çok araba, çok tatil, çok çok Ne kadar telaşla yaşıyorlar.
Herkesin çok acelesi var, çok telaş içindeler, çok koşturuyorlar, hep bir yerlere yetişmek istiyorlar.
Durup kalsalar kaybedecekler sanki.. Koşturmasalar ellerindekileri düşürecekler gibi.

Şimdi bir de kendine bak.
En çok ne mutlu ediyor seni?
Kimler sana gerçek dostluk yüzü gösteriyor?
Kaç sahici arkadaşın var?
Kaç sırdaşın var?
Çok az şey mutlu ediyor seni. Dostların pek az. Arkadaşlarının ve sırdaşlarının sayısı bir elin parmağını geçmiyor.
Bazen sadece nefes almak seni mutlu etmeye yetiyor.
Özlediğin bir dostunu görmek, özlediğin bir sahilde yürümek, sevdiğin bir yiyeceği yemek, sevdiğinin iki gözünün içine içine bakmak mutlu ediyor seni.
Hepsi az şeyler.. Çok az şeyler

Şimdi geri dön.
Dur ve yeniden bak.
Meydanlarda koşturan insanların aradıklarını bir düşün.
Merdivenleri telaş içinde tırmanan, otoyolları son hızla tüketen kalabalıkların neyin peşinde olduğunu düşünmeye çalış.
Aslında onların çoğu senin çoktan bulduğun çok az şeyin peşinde.
Ama çok koşturdukları için bir türlü durup kendilerine soramıyorlar.
Yazık ki aradıklarını sandıkları şeyi bulduklarında da tanımayacaklar.

Sen senin için önemlisin.
Biricik olduğun için önemlisin.
Kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırak.
Kendini kendinle kıyasla.

Kendini başkalarının yaşadıkları ile tanımlamak yerine kendi yaşamınla tanımla.
İçinde başkasının plağı çalmasın.
Kendi sesinle konuş.
Kendi yüzünle bak hayata.
Kendini önemli bilerek yürü sokaklarda.

Nefes alıp verebildiğin için, güneşe çıplak gözle bakabildiğin için, rüzgârı hissedebildiğin için mühimsin.
Yaratıldığın için önemlisin.
Kendini kendine bölersen, eline tam tamına bir 1 geçecek.
Ne yarımsın, ne eksiksin, ne de kimselerin seni tamamlamasına ihtiyacın var. Sen mühimsin.


Dr. Senai DEMİRCİ

28 Ocak 2010 Perşembe

Hattat ve Ta...




Adını bilmezdi kimse, Hattat’tı sadece. Peçesinden ve eteğinden kadın olduğu bilinirdi herkesçe. Narin, zarif, kırılgan elleriyle padişaha yazılan naatların ilk harfiyle son harfini kondururdu samanın adab-ı muaşeret görmüşüne. Her harfi büyük bir özenle çiziktirirdi.

Yassı kalem derdi, odunumsu sazdan kalemine. Yassıydı vav gibi, kaf gibi, dümdüzdü elif gibi.Her harfin ayrı bir anlamı vardı. İngiliz kraliyetine yazılan mektuplarda he’ye özenirdi. Kadınların gözlerine tuttukları merceklere benzetirdi onu.

Nasıl gelmişti buraya kadar her mektupta bunu düşünüyordu. Erkeklerin olduğu bir dünyada Tekti. Bu yüzden Talihsizdi. Hayatın yeknesaklığında Tıynetsizdi ama gelmişti işte. Padişah en özendiği mektuplarda ona bir harf çizdirirdi. Nam salmıştı tüm komşulara, peçelinin çiziktirdiği harf yoksa mektuplarda, susardı mektubu okuyan kâtip. Aslında kâtip okumaz mektupları ama görmek için, yazmak için peçeli gibi, kâtip okurdu her komşuda. Kimse yazamazdı onun gibi, kimse batıramazdı elifi andıran yassı odunu hokkaya.

Her harf için ayrı heyecan tadardı boğazında, ramazan ayında baş tellal’a verilecek fermana koca bir ra kondurmuştu büyük bir zevkle.

En çok yazdığı, yazarken heyecanlandığı, yazarken duraksadığı, yazarken sustuğu, yazarken yazmak istemediği ve en çok yazmak istediği ta’yı çizmeye başladı kâğıdın ortasına. Durdu… Mürekkep yaladı ta’nın uzun yolunu.

Hiç anlayamadı ta’yı niye böyle yazdığını. Yeşil bir ta, siyah bir ta, kırmız ve mavi karşımı mor bir ta ama en çok siyah. Hangi renk olursa olsun en güzeli oydu; “ta”. Utanıyordu bu zevkinden. Şevketlü sultana yazarken değil de bomboş samana ta’yı çizerken duyuyordu bu heyecanı.

Bilmedi kimse Peçeli Hattat’ın derdini. Herkes o çizerken titrediğini gördü, ta’ya yol yaparken. Kimse sormadı nedenini, sorsalar da anlatamazdı, o da bilmiyordu niyesini.

Validesi gördü bir gün, biriktirdiklerini. Siyah feracenin altında yaşayan narin bir hayal olduğunu düşünürdü kızının. Sadece hayal. Ve bilmezdi kızının siyah feracesini gönlünü kimseye kaptırmamak için giydiğini.

Yaşı gelmişti Peçeli Hattat’ın. Mürüvveti görülmeliydi onun da. Sevgilisi sadece yassı kalem ve samanlar olmamalıydı yarı. Utandı valide bunu düşününce ama sordu kendine bu ta’lar da neyin nesiydi diye?

Tüm bildiklerini saydı valide isim isim. Tahsin dedi önce, ardından Talih diye haykırdı kendi kendine. Yoksa bir Tekfur muydu bu ta’ların sahibi yanılmıştı Tekfur ta ile yazılmıyordu ki. Komşunun oğlu Tarık mıydı? Bulmuştu… Paşa hazretlerinin sahabeden gelen pek duyulmamış isimli oğlu Talha’ydı, Peçelinin gönlünü çalan. Sevindi buna valide hanım. Paşanın oğluna gelin edecekti kızını. Hem de Peygamberimize komşu olacak sahabenin adındandı damadının adı.

Sustu uzun süre valide hanım. Tek kelime etmedi kızına. Kızı hala gelip gidiyordu saraya, Peçeli Hattat adıyla. Geldiğinde mum ışığında oturuyor, sabah ezanı delene kadar uykusuzluğunu ta çiziyordu.

Bıkmıştı arık valide Peçelinin bu ta merakından. Sıkılır olmuştu padişah her ta’da bu kadar titreyen Hattat’tan.

Validesini çağırdı Peçeli’nin, neyin nesi’dir diye sormaya. Bilemedi valide ne cevap vereceğini. Makamı ayyuka çıkmış Peçeli Hattat’ın derdini duysa padişah, yer ile yeksan edebilirdi, Peçeliyi, harflerini, samanlarını ve mürekkebini. Ama dayanamadı valide ve anlattı devrin hikmetlisine, şevketlisine…

Sustu padişah sükût’a hayat verircesine. Söyletmeliydi Peçeliye kalbine saplanan derdi. Çağırdı Peçeliyi makamına…

Bu kez dedi, başka yazacaksın görelim marifetini. Selam eyle Âlemlerin Efendisine önce. Sonra bir naat yaz ardında giden sahabelere ve Talha bin Ubeydullah’ı konuştur efendisiyle.

Ta’yı duyunca titredi Peçeli derinden. Hiçbir şey söylemeden çıktı makam-ı aliye’den.Gitti ve çizdi hattını en güzel parşömene. Mor bir ta ile başladı konuşturmaya Talha’yı. Gecelerce yazdı peçeli padişahın dilediğini. Hem yazıyor hem ağlıyordu. Utanıyordu Âlemlerin efendisine yazarken hissedemediği için ta’ya duyduklarını. Başına gelmişti yıllarca korktuğu. Bırakmalıydı bu işi. Düşündükçe ağlayası ağladıkça, bırakası geliyordu. Kibir denilen illet girmiş miydi kalbine bir zerre tanesi. Nice krallara nice fermanlara nice mektuplara çizmişti hattını. Bunu duymamıştı hiç. Acıyordu kalbi Peçeli Hattat’ın. Gecelerce yazdığı ta’lara baktı. Hepsi Et-Tevvab’ın ta’sıydı.

Kimsenin bilmesini istemiyordu Peçeli yanlış ta’yı çiziyordu bilerek samana, te çizseydi anlayacaktı herkes ve ezilecekti Hattat yaptığından övünüyormuş sandıklarında…Korktuğu tövbeleri kabul eden Âlemlerin Rabbi ya ben kulunun kalbine giren bir damla kibirden tövbemi kabul etmezseydi…

Bunca ta’nın yüreğini oynatması, elini titretmesi ve sabah ezanlarının arşınladığı odalarda ta çizmesi bundandı. Tevvab olan Rabb-ü Rahim ya onun tövbelerini kabul etmiyorsa.

Tevvab olan Allah, makama mansıba meyletmesin diye ta çizen ve titreyen Peçelinin tövbesini katından geri gönderiyorsa…

“Ta” işte hepsi bu… Yazmadı Peçeli bundan sonra ve gömülmedi yassı kalem hokkaya.Herkes öldü bildi Talha’yı Hattat’ın kalbinde ama onda yer yoktu ne Talha’ya, ne makama, ne valideye…

Tövbeleri kabul eden Tevvab onunkini kabul etmediyse sükût’u yaşasın dünya, Hattat’ın nezdinde…



ŞAFAK MERİÇ (Dilhane dergisinden alıntı)

...


Gönül mabedimde okunan salalarla uyanıyorum bu sabah.Yüreğim yıllardan kalma kitapların raflardaki tozlu hali gibi.Yine savruluyor samyeli rüzgarlarında.Her nefes alışımda bir günahın diyeti gibi yanıyor ciğerlerim.Yanmak temizler tüm günahları diyor bir ses.Yanmışlar yanmaz ki diyorum içimden.Bir narın yaktığı sineleri su bile söndüremez.
Ve uçurumlar, en onulmaz yaraların ilacı.Bir hayatın tüm gerçekliğiyle gözler önünden geçişi.Ve bir 14`lü, ölümle yaşam arasındaki çizgi.Tek bir kurşunun anlattığını kim anlatabilir.Ellerimden kayan bir hayat,ayaklarıma takılıp yerlerde sürünen ruhum.Uzaklara dalıp giden gözlerim.
Denizin kayalara vuran ve ruhumu okşayan buz gibi suları.Uzaklar çağırıyor beni,ruhum ötelere hasret.Bırakasım var kendimi uçsuz bucaksız ummana.Ya da en iyisi alıp başını gitmek.Bilmediğim,görmediğim uzak ülkelere.Belki bulurum aradıklarımı.Yıllardır bir deli sevdaya meftun ruhuma,belki bir inşirah bahşedilir okyanuslar ötesinde.
Korkupta yüzleşemediğim her şeyi ardımda bırakmak istiyorum.”Korkmak” bu kelime uğramamıştı ne zamandır semtimize.Şimdilerde ise çepeçevre sarıyor her yanımı.Sonbaharın en güzel halini gösteren kasım ortasında üşüyorum.Her uzattığımda boşluğa çıkan ellerim.Yine boşlukta.Yalnız değilsin der gibi yapraklar düşüyor ellerime .Her rüzgar esişinde kanayan yaralarım sızlıyor biraz daha.Bir ruhun kansere müptela oluşunu adım adım yaşıyorum.Hüzünbaz yüreğimin ilacı ötelerde ,Öteler çağırıyor beni…..

Mehmet Akif

SUSARIZ

Susarız…
Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…
Susarız…
Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…
Susarız…
Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…
Susarız…
Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gelgitlerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak… Susarız…
Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…
Susarız…
Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…
Susarız…
Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…
Susarız…
Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can canayızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…
Susarız…
İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…
Susarız…
Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…
Susarız…
Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…
Susarız…
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...